Kuzu - Meli
-
---Ekim 1948'de Menduhiye'den bir daha ayrılmamak üzere kendini köyüne
hapsetti. Bu öyle bir hapisti ki, hikayesi 60 sene sonra bile bizi
yakmaya yetti. Türkçeyi hayatının sonuna kadar öğrenmedi. Tüm köy
zamanla devşirildi, bir tek Goşe, bu “ilkel” dili dilinden düşürmedi!---
MELIKara tahtanın önünde bir saattir tek ayak üstünde bekliyordu. Küçük kız hayatının en uzun gününü yaşayacağının farkında değildi. Kızılcık sopasının avuçlarında bıraktığı acı, ömrünün sonuna kadar yüreğinde sızlayıp durdu. Seneler geçti ama Goşe bu kabus gününü hiç unutmadı.
Tahtaya yaslanması yasaktı, dengesi bozuldukça yere düşüyor, tüm sınıfta onun bu haline gülüyordu. Goşe, yediği sopaya inat bugün ağlamamak için elinden gelen herşeyi yaptı. Gözleri kan çanağı olmuştu çoktan ama gözyaşlarını sel halinde içine akıtmayı bildi. Gurur abidesi Goşe, sınıfın önünde ağlayıpta öğretmen karşısında mağlubiyeti kabul etmeyecekti.
Sabiha öğretmen, tayin olduğu bu okulda devrim nesilleri yetiştirebilmek için aşkla şevkle çalışıyordu. 1948 Türkiyesinde “Herkes Türkçe Konuşacaktı!” Bu dili herkes öğrenecekti, hem de ne pahasına olursa olsun… Dört ay sonra okuma bayramında tüm sınıf Türkçe şarkılar ve marşlar söylüyor olmalıydı. Müfettişlerden alacağı ilk takdirnamesinin bu mukaddes zafere bağlı olacağını düşünüyordu. O halde önce “Andımız” ezberlenmeliydi, Türkçe tek kelime bilmeyen bu çocuklar; Ne Mutlu Türküm Diyene! amentüsüyle devşirilecekti.
Ne sınıfta ne de bahçede, Türkçe dışında bir dil konuşulmasını yasaklayarak işe başlamıştı. Kim ki arkadaşını gelip ihbar ederse lokumu kapacak, Çerkesce konuşan da Kızılcık Sopasını yiyecekti.
Sabiha öğretmen, çocuklar onu anlamadığında hemen sinirlenip; ‘Ethem’in Dölleri…’ diye bağırabilen bir bilinç altına sahipti. Allahtan çocukların şaşkın bakışları dışında sınıfta onu anlayan kimse yoktu. Cumhuriyet’e iman etmiş Sabiha’ya göre muasır medeniyetler seviyesine bu ilkel dillerle ulaşılamazdı. Ona göre Çerkesce ilkel bir dildi, onu konuşan Çerkesler de ilkel bir milletti.
Sabiha öğretmen henüz 12 senedir bir soyadı sahibiydi fakat utanmadan karşısında en az 2000 senedir soyadı taşıyan bu ilkelleri çağdaşlaştırma derdine düşmüştü! Heyhât, 1948 Türkiyesinde kime neyi anlatacaktık ki…
Sabiha öğretmen kara tahta önünde teşhir ettiği küçük kızı ağlatmadan o gün eve salmamaya yeminliydi. Minik Goşe’nin avuçlarına idirdiği her kızılcık sopasıyla onu ehlileştirdiğini düşünüyor olmalıydı. Yengesinin iki örgü yaptığı siyah saçları mahsunca omuzlarından beline kadar inmişti ama başını hala dik tutuyordu Goşe. Kalıbına bakıp adam sandığımız binlerce korkağa namzet başını eğmedi Goşe.
Küçük kız büyük bir suç işlemişti, şimdi cezasını çekiyordu. Sabiha öğretmen bir gün önce ev ödevi olarak herkesten bir sayfa ‘KUZU’ yazmasını istemişti. Tüm sınıf yeni öğrendikleri bu kelimeyi bir sayfa yazıp gelmişti; Goşe ise bir sayfa ‘MELI’ yazmıştı. Melı, Melı, Melı…
Sabiha öğretmen bunu görünce adeta çılgına döndü, önce defteri suratına patlattı, yetmedi kızılcık sopası ile ‘MELI’ yazan ellerine vurmaya başladı. Sopayı avuçlarına her indirdiğinde; Kuzu, Kuzu, Kuzu! diye sınıfı inletiyordu. O ara Goşe’nin gözleri tahtanın üzerinde asılı büyük resme ilişti. Masmavi gözleri ile ona gülümsüyordu resimdeki kürklü dede…
Sabiha öğretmen bir türlü hırsını alamıyordu, sonunda onu kara tahtaya çıkardı. Tüm tahtaya ‘KUZU’ yazacaktı sekiz yaşındaki Goşe. Öğretmen kimseyi tenefüse çıkarmadan Goşe’nin tahtayı doldurmasını bekledi, tüm sınıfın bundan ders almasını istiyordu. Nihayet tahtadaki son boşlukta doldu, Goşe ise son ders zili çalana kadar tahtada tek ayak üstünde durmaya devam etti.
Goşe’nin küçük bedeni artık pes etmek üzereydi, sabahtan beri yaşadıkları onu çok yormuştu. Son bir saattir hızla çalışan sindirim sistemi ile mücadele ediyor, kendini sıkıp duruyordu. Attığı ter bile onu kurtarmaya yetmedi ve sonunda tüm sınıfın önünde altına kaçırdı. Sabiha öğretmen durumu hemen farketti, hışımla onu kulaklarından tuttuğu gibi sınıftan çıkarttı ve kapının önüne attı.
Defol, defol! diye bağırıyordu, Goşe o kadar utanmıştı ki, keşke yer yarılsaydı da oracıkta yok olsaydı. Küçük kız aniden ayağa kalktı ve koşmaya başladı, hızla okuldan çıktı arkasına dahi bakmadan koştu. Artık Havza’da da kalamazdı koşa koşa köyü Menduhiye’ye geldi.
Ekim 1948′de Menduhiye’den bir daha ayrılmamak üzere, kendini buraya hapsetti. Bu öyle bir hapisti ki, hikayesi 60 sene sonra bile bizi yakmaya yetti. Türkçeyi hayatının sonuna kadar öğrenmedi. Tüm köy zamanla devşirildi, bir tek Goşe bu ilkel dili dilinden düşürmedi!
Goşe ne bilebilirdi ki Cumhuriyetin kestiği parmağın bu kadar acı vereceğini. Onu hayatının sonuna kadar yaşayacağı derin bir tramvaya sokacağını. Ne bilebilirdi ki bir Kuzu’nun ona neler yapabileceğini.
Seneler böyle geçti; Goşe inatla Çerkesce konuştu, Çerkesce güldü, Çerkesce ağladı… Goşe, bir küçük kız, bir cesur yürek oldu kanatlandı 1948 Türkiyesinden…
********************************************
Setenay yine işten geç çıkmış, bir de trafiğe yakalanmıştı. İhtimal yine müstahdemin kulubesinden alacaktı kızını. İyi bir iş bulsa ilk işi onu özel bir anaokuluna yazdırmak olacaktı. Yol boyu bunları düşündü, ancak bir saat sonra okula ulaşmıştı, İpek her zamanki gibi suratı asık onu bekliyordu. Setenay hemen konuyu değiştirdi, çantasından çıkardığı yeni Barbie bebeği ile İpek’in gönlünü alacaktı. İpek bu güzel hediye karşısında mest olmuştu, poşetinden çıkarttığı Barbie onu yol boyu meşgul etmeye yetti.
Buz gibi eve girdiklerinde saat sekiz olmak üzereydi, ev ısınana kadar üstlerini çıkarmadılar. İkisi de acıkmıştı, Setenay hemen mutfağa geçti. İpek’in en sevdiği burgu makarnaları kaynattı, yanında da patates kızartması olduktan sonra ikisi de başka bir şey aramazdı. İpek masada da Barbie ile oynamaya devam etti. Hiçbir hediye onu bu kadar mutlu edemezdi.
On gün sonra beş yaşına girmiş olacaktı, şimdiden Anaokulunda yapacakları doğum günü için hazırlanıyorlardı. Anaokulu aslında onun herşeyiydi, oradaki arkadaşları da olmasa mecbur annesinin arkadaşları ile kutlayacaktı beşinci yaş gününü. Babası onları bırakıp gittiğinde bir yaşında bile değildi, onu hiç hatırlamıyordu. Setenay, ‘hayatımın hatası’ diye söylendiği bu adama ait ne varsa hepsini çoktan yok etmişti.
İpek o gece yeni Barbie bebeği ile yatacaktı, “bu sefer hangi hikayeyi anlatacaksın annecim” dediğinde, Setenay yorgunluktan uyumak üzereydi. Bu gece sen bir hikaye anlat demişti ki İpek hemen, Kırmızı Başlıklı Kız’ı anlatmaya başladı. Setenay bu hikayeden ve içinde anneanne olan tüm hikayelerden de nefret ederdi. Sabırla hikayenin bitmesini bekledi. Sonunda kızını öptü, yanından kalkmak üzereyken İpek; “Anne, benim Anneannem var mı?” Diye cesaretini toplayıp sordu. Setenay bu konuyu konuşmaya hazır değildi. “Sen daha küçük bir kızsın, büyüyünce konuşuruz…” deyip odadan hızla çıktı.
Her zaman olduğu gibi kaçmak istedi, oysa yüzleşmek zorunda olduğu gerçek yedi sene sonra karşılarına çıkmıştı.
İpek beş yaşına gelmişti, büyümüştü ve hayatlarında bir çok eksik olduğunun farkındaydı. Tamam, babası onları terk edip gitmişti, tamam da annesinin hiç mi akrabaları yoktu? Dedesi ya da bir anneannesi. İpek okula her sabah dedeleri ile gelen arkadaşlarını gördükçe içindeki boşluğun artık onu acıtmaya başladığını da farketmişti.
Oysa o kadar çok isterdi ki pamuk gibi bir Anneannenin kollarında hikayelerin en güzelini dinlemeyi. Hikayenin sonunu beklemeden onun sıcak koynunda uykuya dalmayı. “Allah’ım ne olur duy beni bu gece, kabul et benim bu dua’mı” dedi.
Barbie bebeği vardı bu gece yanında, mecbur ona sarıldı ve uyudu.
Setenay kendini ufak balkona atmıştı çoktan. İçine ateş düşmüştü bir kere, soğuk havaya aldırmadan kadim dostu cigarasına sarıldı, belki o teselli edebilirdi Setenayı. İpek akrabaları ile tanışmak istiyordu, dedesi ve anneannesini ondan daha fazla nasıl saklayabilirdi ki?
İyi de yedi sene önce onlara bir not bırakıp kaçtığı baba ocağına hangi yüzle dönecekti. Annesi; “vermem seni O öğretmene, ölürüm de vermem!” dediğinde, aşkı uğruna herşeyi göze alıp kaçan bu deli kız nasıl olup ta geri dönecekti. Kahrolası gururunu ayaklar altına alıp, nasıl diyecekti ‘haklıydın anne’… Nasıl bakacaktı tekrar onların yüzüne. Nasıl? Yok imkanı yoktu, bu halde onların karşısına çıkmayacaktı.
Cigara paketinde yedeklediği Asla’larından yeni bir ‘Asla’ seçti ve keyif alırcasına içine çekti onu.
O gün anaokulunda oyuncak günüydü, arkadaşları da yeni Barbie bebeğini görsün istiyordu. Akşama kadar Barbie elden ele dolaştı ve sonunda üstündeki kıyafeti yırtılmış halde İpek’in eline geldi. Setenay daha bir gün önce aldığı Barbie’nin perişan halini görünce çok kızdı, yol boyu ona nasihat etti durdu. Sonra o da anladı İpek’in çok üzüldüğünü ve sustu. Kızın gönlünü almalıydı eve gidince birlikte ona yeni bir kıyafet dikmeye karar verdiler. Bu gece için ana kız güzel bir oyun bulmuşlardı işte. İpek ısrarla hiç bir Barbie’de olmayan özel bir kıyafet olsun istiyordu. Öyle bir kıyafet olmalıydı ki sınıftaki tüm kızlar onu kıskanmalıydı.
Setenay, annesinden çok iyi dikiş öğrenmişti, neredeyse bir terzi kadar iyi anlardı bu işlerden. İpek’i sevindirmek için ona bir sürpriz yapmaya karar verdi. Barbie’ye kıyafetlerin en güzelini dikeceğine söz verdi ve dikiş sandığını çıkardı. Kırmızı kumaş ikisinin de hoşuna gitmişti, kumaşı kesmeye başladılar. Başına iş aldığını hemen farketti Setenay ama dönüş yoktu söz vermişti bir kere. Dikiş uzun sürecekti, annesi sonunda onu yatırdı ve sabaha Barbie’yi hazır etmek üzere masaya geçti.
Gece yarısına kadar dikti, hem dikti hem de ağladı. Teyipte 1986′nın en popüler şarkısı çalıyordu. Sezen ‘Yalnızca Sitem‘ diyordu; Kahretsin! Ben içmeyim de kim içsin, deyip bir cigara daha yaktı.
‘…Zannetme Bir Gün Geri Dönmek Değil Niyetim, Hasrete Teslim Oldum Asla Gelmeyeceğim… Bu Yangın Benle Ölünceye Dek Yaşasın Varsın, Dünyanın O Son Günü Sen Beni Arayacaksın… Doymadım Doyamadım Sevmelere Seni Ben, Kimseyi Koyamadım Yerine Yeniden… Saymadım Sayamadım Sensiz Geçen Yılları, Ne İnkar Ne İtiraf Bu Yalnızca Sitem…’
Sezen’in feryadı kimeydi bilinmez ama Setenay Annesini hatırlamıştı yine. Hatırlamak ta laf mı, zaten hep aklındaydı. Setenay küçük bir kız iken annesi de onun bez bebeğine aynı bu kıyafetten dikmemiş miydi.
“Annem, elime aldığım her parçada karşıma çıkıyorsun, başladığım her cümle mutlak seninle bitiyor. Bil ki, andıkça ismini ferahlayan ruhum doymadı ve doymayacak sana…”
Sabah uyandığında İpek baş ucunda duran Barbie bebeğine şaşkın şaşkın bakıyordu. Barbie, Barbie olalı ilk kez birşeye benzemişti belki de. İpek sevinçle koşup Setenay’a sarıldı, öptü bir daha öptü. İpek sanki bir iç seziyle o sabah annesini çokça öptü durdu.
“Peki bu ne kıyafeti, bunun ismi ne?” dediğinde Setenay;
ŞUAŞE, dedi, ŞUAŞE mi ?
“Arkadaşların anlamazsa bu ‘Çerkes Prensesi Barbie’ dersin” dedi.
İpek Şuaşe’yi unutmamak için tekrarlayıp durdu. İlk defa Çerkesce bir kelime duyuyordu ama dili çoktan alışmıştı bu kelimeye. Okula gelene kadar ‘Şuaşe, Şuaşe…’ deyip durdu.
Setenay okulun kapısında kızıyla vedalaşırken ilk kez bu kadar huzursuzdu. Ona birşeyler söylemek istedi, sonra yine vazgeçti. Öptü kızını ve kulağına eğilip son bir kez fısıldadı; “Unutma sen bir Çerkes Prensesisin…”
İpek, hiç bir oyuncakçıda bir benzeri olmayan Çerkes Prensesi Barbie ile tüm sınıfın ilgisini çekmeyi başarmıştı, çok mutluydu. Şuaşe, o gün sınıftaki tüm çocukların diline yapışmıştı bile. Bu gece de beyazından diktirecekti annesine, sonra da pembesinden. İpek o gün ancak bir Çerkes Prensesi kadar gururlu çıktı sınıftan.
Akşam Setenay yine geç kalmıştı, İpek müstahdem odasında elindeki bebeği ile oynayarak annesinin gelmesini bekliyordu. Sıcak soba başında sonunda uyuya kaldı.
Setenay bilseydi o sabah yaptıkları son kahvaltıları olacaktı, acaba yine bir kuru tost ile geçiştirir miydi. Setanay bu son kahvaltın vakit yok dendiğinde İpek’e ailesini ve köyünü anlatır mıydı. İtiraf eder miydi hatasını beş yaşındaki kızına.
Setenay, tamda herşey yoluna girmişti, şimdi bu gitme yakıştı mı sana? Ah hayallerine yenik düşen Çerkes kızı, bir İstanbul yokuşunda mı son bulacaktı kısa vaden…
Sonunda iş arkadaşına ulaşan polis, Setenay’ın bir dolmuşun çarpması sonucunda vefat ettiğini söyledi. Setanay 1989 senesinde 28 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Aygül en yakın arkadaşını kaybetmenin verdiği şoku atlatamadan soluğu okulda aldı. İpek annesi yerine Aygül teyzesini görünce şaşırmıştı ama uyku sersemliği ne olduğunu anlayamamıştı. Aygül gözyaşlarını içine akıtarak, Setenay’ın gelemeyeceğini işlerinin çıktığını söyleyip onu kendi evine götürdü.
Aygül bu küçük kıza annesinin öldüğünü anlatamayacağından emindi, ona bu haberi en yakını söylemeliydi. İyi de kim?
O gece ne yaptı etti ve Setanay’ın köyüne ulaştı, sonunda köy muhtarı çağırıldı telefona ve acı haber verildi. Muhtar Bate, yedi sene önce köyden giden Setenay’ın genç yaşında vefat etmesinden dolayı çok üzgündü. Ne diyeceğini bilemedi. Aygül’den adresi aldı hemen yola çıkmak üzere arkadaşları ile hazırlık yapmaya başladı.
Tüm köy Setenay’ın vefat ettiği haberini almıştı ama kimse Goşe’ye bu haberi vermeye cesaret edemiyordu. Goşe, hani seneler önce köyüne kendini hapseden tutsak Goşe.
Muhtar Bate köyden ayrılmadan Setanay’ın annesinin kapısını çaldı. Elli yaşlarındaki bu aksi kadın iki sene önce kaybettiği eşinin ardından her gece okuduğu gibi Yasin okuyordu, sonunda kapıyı açtı. Bate ona nasıl söyleyeceğini bilemiyordu, lafı geveledi durdu. Goşe ona çıkıştı; “Bate ne diyeceksen çabuk ol, Yasin’im yarım kaldı”, dedi.
Koca kadın Goşe, bilseydi ki bu gece köyde hiçbir Yasin yarım kalmayacaktı. Bate usulca Goşe’nin kulağına; “Allah Rahmet Eylesin, Setenay Vefat Etmiş”, dedi. Setenay mı ?
Hani kaçan, kaçıp ta bir kez olsun aramayan sormayan, senin kızın Setenay. Tüm hatalarına, tüm vefasızlığına rağmen senin kızın Setenay. Artık yoktu…
Muhtar Bate ve arkadaşları öğlene doğru Aygül ve ailesi ile buluştular. Bate bir an önce hastaneye gidip cenazeyi teslim almak istiyordu. Aygül köyden gelenlerin Setenay’dan yedi senedir hiç bir haber almadıklarını bilmiyordu. Onları bir odaya çekti ve Setenay’ın üç gün sonra beş yaşına basacak bir kızı olduğunu söyledi. Bate çok şaşkındı, kimse Setenay’ın bir kızı olduğunu bilmiyordu.
Goşe, Setenay kaçtıktan sonra onun adını bir daha hiç anmamıştı. Ana kız senelerce birbirinden adım bekleyip durdular. Ne O kızına gitti, ne de kızı ona geldi. Goşe, O ölmüş gibi hayatına devam etmeye çalıştı. Ey Goşe, artık O ölmüş gibi davranmak zorunda değlsin, O gerçekten öldü…
Goşe, kızını reddetmişti, torununu kabul edecek miydi? İki sene önce eşi de vefat edince tek başına kalmıştı, akrabaları vardı ama o kimse ile görüşmemek için elinden geleni yapardı. İnsafa gelip kabul etse bile, nasıl anlaşacaklardı; Goşe hiç Türkçe bilmiyordu…
Bate, herşeyden habersiz elindeki Barbie bebeği ile oynayan İpek’in yanına gitti, biraz konuştu onunla. İpek, “siz kimsiniz” dediğinde Bate ne diyeceğini bilemedi. Aygül; “O senin Dayın…” deyiverdi bir anda. Bate şaşkındı ama bozmak istemedi onu; “evet ben senin Dayınım” dedi. Dayı! Dayım mı? Aygül Abla benim de bir Dayım var mış, diye sevinçle Bate’nin boynuna sarıldı. Kendi çocuklarına bile mesafeli bu koca Bate, onu aldığı gibi omzuna oturttu ve onunla oynamaya başladı. Bate; “seni bugün Anneanne’ne götüreceğim, benimle gelmek ister misin?” dediğinde, Dünyalar İpek’in olmuştu sanki. “Anneannem mi? Tabiki gelirim, Allahım dualarım kabul oldu sonunda, Anneaneme gidiyoruz…” diye koşmaya başladı.
Zavallı İpek, kimse ona annesinin vefat ettiğini söyleyemedi, Bate sadece ”Setenay da köye gelecek merak etme” deyince birlikte yola çıktılar. İpek yol boyu Bate’ye anneannesi hakkında sorular sordu durdu. Nasıl biriydi, ton ton bir anneane miydi, beyaz saçları var mıydı, peki hikaye anlatmayı sever miydi? Kaç sene olmuştu neden onu görmeye gelmemişlerdi. Soruları bir birini takip etti, Bate heralde hayatında hiç bu kadar zorlanmamıştı.
Sonunda köye vardılar, İpek hayatında ilk defa İstanbul’dan çıkmanın heyecanını yaşıyordu. Köy onun sadece filmlerde gördüğü ayrı bir alemdi. Köy kahvesinde onları karşılayanlar şaşkın gözlerle İpek ve Bate’ye bakıyorlardı. Sonunda tüm köy Setenay’ın kızından haberdar olmuştu, beyaz badanalı evlerin arasından geçerek anneannesinin evine yanaştılar. Çeşmeyi geçince ev göründü, ferah güzel bir bahçenin içinde beyaz tek katlı bir evdi. Evin etrafı o kadar kalabalıktı ki, İpek bir an herkesin onu karşılamaya geldiğini düşündü, çok mutlu olmuştu buna.
Bahçeden içeri girdiklerinde kalabalıkta ayağa kalktı, başını okşayan amcalar, sessizce ona “hoşgeldin” diyen teyzeler vardı etrafında. İyi de neden herkes sessiz ve üzgündü, nasıl bir karşılamaydı bu? Bate onu yıllarca dedesinin oturduğu yorgun iskembeye oturttu, burda bekle dercesine işaret edip içeri girdi.
Goşe, Bate’yi görünce ayağa kalkmak istedi ama başaramadı, eliyle onu yanına çağırıdı. “Getirdin mi Setenay’ı?” diye sordu. Bate, “onlar yoldalar biz önden gelmek istedik, sana bir emanet bırakmış Setenay”, dedi. Emanet mi?
Goşe yerinden bu sefer doğrulabildi, “bana ne emaneti bırakacak, ne diyorsun Bate”, diye sözünü bitirmemişti ki, kapı açıldı ve içeri İpek girdi. Odadaki tüm kadınlar şaşırmış bir halde içeri giren küçük kıza bakıyordu. İpek, biraz da yüksek bir sesle; “benim Anneannem kim?” diye sordu.
Anneanne mi?
Goşe, Setanay’ın ona bıraktığı emanet ile karşı karşıyaydı sonunda. Koca kadın ayakta zor duruyordu, tekrar dizleri üzerine çöktü. Ben, benim senin Anneanen, diyemedi. Şaşkınlık mı, tükenmişlik mi bilinmez, bir müddet konuşamadı.
Sonunda Goşe; “WUSE SID ŞİŞ?” (senin ismin ne?) diye sordu, sordu ama İpek hayatında ilk kez Çerkesce ile karşılaşmıştı ve ne dediğini anlamamıştı. Goşe cevap alamayınca bu sefer daha yüksek bir sesle tekrarladı; “WUSE SID ŞİŞ?”
Soruya Bate cevap verdi,
- “YISER DANE, SETENAYIM KANAER ZİZAKO VUHAF AY YIFAY…” ( İsmi İpek, Setanay’dan kalan tek emanet ) dedi.
Bate, odadaki kadınların onları yalnız bırakmasını istedi. Nihayet Goşe, İpek ve Bate odada yalnız kaldılar. Bate ona Anneannesinin Türkçe bilmediğini söylediğinde İpek şaşırmış, “Anneannem dilsiz mi” diye sormuştu. Beş yaşındaki bir kıza bu uzun hikayeyi nasıl anlatacaktı o da bilmiyordu, kısaca “hayır o sadece Çerkesce biliyor” dedi.
İpek gülümsedi, elinde sıkıca tuttuğu Barbie bebeğini kaldırdı Goşe’ye iyice sokulup ona ‘ŞUAŞE’ dedi. Bildiği tek Çerkesce kelime buydu. Şuaşe…
Goşe, Barbie bebeği aldı evirdi çevirdi, üstünde Setenay’ın izlerini arar gibiydi. Kendisi de seneler önce Setanay’ın bebeğine bir Şuaşe dikmemiş miydi. Koca kadın İpek’e yaklaştı, artık göz göze gelmişlerdi, gözyaşlarına hakim olamıyordu. İpek elleriyle Anneannesinin gözyaşlarını sildi, teselli etmek istercesine Goşe’ye sarıldı.
Goşe onu öptü, bir daha öptü, saçlarını tenini kokladı, Setanay’ından kalan tek emanet artık onun kollarındaydı. Setenay’a sarılmadığı kadar, içine sokarcasına bağrına bastı onu ve kulağına ‘DANE’ dedi…
“FEBLAĞ WU VUNE, DANE…” ( Evine Hoşgeldin, İpek…)
Elbruz Shinah'o
Ali BAYKALA
Okunma: ( 5882 )